9 Eylül 2010 Perşembe

Yıllarca beklenen kitap var ilk. Bu kitap Leyla’dır. Bu kitabı bekleyenler de Mecnun! Sayın İşli ve Sayın Akbaş ile söyleşi; Yirminci Yazı

İnsan’dan kitaba, kitaptan insana geçmek. Sahaflık işte.
Onlar bir anlamda birbirlerini arayan Leyla ile Mecnun’u bir araya getirir. Şöyle olur sahaflık. Kişinin bellek indeksi öne gelir, insandan kitaba geçilir. Bir de Leyla ile Mecnun benzetmesi..

Bir imgelem. Konu örtüşmesi kolaylığı için. Yıllarca beklenen kitap var ilk. Bu kitap Leyla’dır. Bu kitabı bekleyenler de Mecnun! Bu yana yakıla aranan kitap ortaya çıkar. Görücüsü hazır. Arayanlardan birisine verecek sahaf, bu yana yakıla aranan kitabı.

Değerli İzleyici,

Kitabı bulup ortaya çıkaran, görücü listesine göre Leylasını bekleyen, bir Mecnun’a telefon eder. Bekleyen Mecnun sayısı fazla olabilir. Neden ilk Mecnun aranır ve ilk sırayı o alır? Şu yanıt olabilir; kitaba ve sahafa iyi davranan insan.

Bu ne demektir? Sahaflık biraz da budur. Bunun yanıtını da Nedret Bey veriyor. "Evet.. çünkü niye.. o ilk arayacağımız kişi, bizim için, bizi hoşnut etmiş, bizi hiç kırmamış..”

Turkuaz'da, Sayın Akbaş ve Sayın İşli ile söyleşi sürüyor.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMezT.S.: Püzant Bey; ‘Bazı sahaflar kitapları satamıyorlar’ dedi. Buna girelim. Sahafla kitapçı arasında ne fark var?
P.A.: Bence çok basit! Kitapçı dediğimiz, yeni kitapları, çıkan kitapları, yeni basılan kitapları satan kişidir, piyasaya veren kişidir. Sahaf, müşterisinin, koleksiyoncunun, araştırmacının, üniversite hocasının veya talebesinin aradığı, kitapları, böyle kaynak kitaplarını bulan kişidir.
E.N.: Yani şöyle bir kategori yapabiliriz aslında. Bir kitapçı, yani yeni ve yakın dönemdeki kitapları satan alan adam, iki, ikinci el kitapçı var, yani daha böyle güncel birtakım, hani insanların okuyup sonra dışarı verdikleri, aman bunlar gitsin yer kaplamasın dedikleri ve benim demincek işte bunlar kaçta kaçı ileriye kalacak dediğim türde olan kitapları alıp satan, ikinci el kitapçı var, bir de sahaf var. Şimdi bu üç kategoride, sahaf gerçekten hem müşterisini, hem kitabı tanıyan, kitabı anlayan kitabın en azından hani tamamını okumasa bile içeriğinin ne olduğunu bilen, özetini bilen, yani o kitabı tanıyan ve o kitabın kime yarayabileceğini, kimin ihtiyacı olduğunu bilen ya da onun müşterisinin kim olduğunu tartabileceği ve dolayısıyle müşterilerini de tanıyan bir adam demek. Daha bilge bir kişilik demek.

T.S.: ‘Bilge kişilik,’ dediniz. Uzman diyebilir miyiz ona?
E.N.: Daha bilge kişilik demek.. yani işte Tekin bey, efendime söyleyim, fotoğraflı kitaptan hoşlanır deyip, haa gelenlerin içinde şöyle iki tane kitap var, onu arayalım, bunlara baksın diyebilen adam sahaf. Yoksa herkes kitapçı olabilir.
T.S.: Şöyle ki, sahaf sadece kitaptan anlamayacak, kitapla ilişkisi olan insanların listesine sahip olacak doğru mu?
E.N. -P. A.: Tabii tabii.. Tabii tabii...

T.S.: Sahaf bir indekse bakar gibi hemen gözünün önünden geçirecek.. Evet şu kitap kimin olabilir diye...
E.N. P. A.: Evet.. Tabii.
P.A.: İkinci el kitapçı dediğimiz zaten güncel kitabı yani son bir senede basılmış kitabı ucuza, kullanılmış olarak alıp satan kişidir.
T.S.: Belki bu ikinci el kitapçı kişi daha sonra sahaf olacaktır. Olamaz mı?
E.N.: Olabilir tabii kendini geliştirirse. Böyle arkadaşlarımız var. Biz geçen sene sahaf festivalini bütün, 70’e yakın sahaf dükkanı ile, sahaflar şenliği adı altında yaptık. Ama bunların yarısı da belki sizin demincek söylediğiniz gibi ikinci elcierdi. Bunlar genç çocuklardı, belki de ilerleyecek, kitapları okuyup öğrenerek sahaf olacaklar ilerde.
T.S.: Bu mesleği devam ettirecekler. Peki şöyle bir bakalım şimdi, siz demek ki kitapçı sahafı ayırıyorsunuz.. peki sadece bu kadar mı? Sahaflıkta başka bir sır yok mu?
P.A.: Sır.. sahaflık bir uzmanlık isteyen bir meslek. Muhakkak ve muhakkak uzmanlık isteyen bir meslek, koku almasını iyi bileceksiniz.
T.S.: Bu koku meselesini açık der misiniz Püzant Bey?
P.A.: Koku meselesini size şöyle izah edeyim...
E.N.: Siz bir tuşa bastınız şimdi! Şimdi bakın.. gidersiniz.. biraz evvel konuşuyordunuz ben de kulak misafiri oldum, mesela biz gideriz, ordan burdan evlerden kitaplar alırız.
T.S.: Evet.
P.A.: Şimdi efendim, tabii ki bizim bildiğimiz kişiler var. Allah onlara uzun ömürler versin.. fakat tabii ki insanların ölümlerinden sonra kitapları satılıyor, şu oluyor bu oluyor. Bize mesela bir telefon geldiği zaman, şu kişinin kitaplığı var, ne dersiniz? Biz muhakkak ve muhakkak o işe tahminle gideriz. Çünkü biliriz o kişinin ne kitaplar topladığını, ne tür kitaplar, onda neler olabileceğini ve muhakkak gideriz, ayriyeten..
T.S.: Bir de kişinin bellek indeksi önünüze geliyor, insandan kitaba geçiyorsunuz.
P.A.: Tabii, tabii. Koku dediğim zaman da, koku dediğim de şudur, o kütüphanenin içinde, Nedret de bunda hemfikir olacak herhalde, bir iki tane kitap olur. Bir ya da iki.
E.N.: Evet.. Evet..
P.A.: Çok mühim bunlar, bunları göreceksiniz. Bunların ne olduğunu bileceksiniz, bunlar zaten o işte...
T.S.: Koku dediğiniz bu mu?
P.A.: Tabii! O işte! Size pazarda para kazandıracak kitaplardır bunlar. Siz iyi bir sahafsanız, onun müşterisi zaten sizde var, bulmuşsunuz, ‘aa bu tamamdır’ dersiniz.
T.S.: Siz bir anlamda birbirlerini arayan Leyla ile Mecnun’u bir araya getiriyorsunuz.
E.N.: Evet, aynen, aynen öyle efendim.
P.A.: Kitabı bir sevgili olarak düşünün, öbürü aşık, sevgiliyle aşığı birbirine kavuşturan kişiyiz biz.
E.N.: Şöyle bir durum var, müdavim ve gerçek kitap severler, gerçek kitaba düşkün olan birtakım kitapseverler, sahafı o yüzden hoşnut tutmak zorundadırlar.
T.S.: Hoşnut tutmak! Tutsunlar ki Leylalarına kavuşsunlar değil mi?
E.N.: Evet, aynen öyle.. mesela bazen biz öyle durumlarla karşılaşırız ki, diyelim ki bir kitap var, bunun üç tane Mecnun’u var,
T.S.: Aaa, bir de şu.. durun bakalım.. iş daha da karıştı.
E.N.: Tabii! İş daha karıştı! Mesela diyelim ki işte sizin Kapadokya kitabınız, diyelim ki bu kitabın mevcudu yok ve bu kitabı üç kişi yana yakıla arıyor. Şimdi... ve biz de gittik bir eve, bu kitap o kitaplığın içinden çıktı, geldi, koyduk Püzant’la masaya.. buraya koyduk. Bizim burda ilk kimi arayacağımız.. o kişi önemli...
T.S.: Püzant Bey’in parmak bastığı nokta! Hem koku alacaksınız hem de ‘üç kişinin yana yakıla aradığı kitabı’ hangisine vereceksiniz? Hangisi Leyla’sına kavuşacak? Haa, bu çok önemli, değil mi?
E. N.: Aynen öyle, evet.. çünkü niye.. o ilk arayacağımız kişi, bizim için, bizi hoşnut etmiş, bizi hiç kırmamış..
T.S.: Size evet, iyi davranmış..
E.N.: İyi davranmış insan demek. Dolayısıyla kitap düşkününün biraz da bu tür bir şey yapması lazım.

Tekin SonMez, 23 Haziran 2010, Beyoğlu, İstanbul
Fotoğraflar; Feryal Özkale Sönmez

1 Eylül 2010 Çarşamba

Herkes neden sahaf olamaz! 'Kitapla ilk zehirlenmeyi altı yedi yaş dolaylarında yaşadığını' söyleyen Sayın Püzant Akbaş ile söyleşi; On dokuzuncu yazı

Her yazmayı bilen, her okumayı bilen arasında yeti farkı olur. Belki de bundan herkes sahaf olamaz.

Belki de bundan her kitap herkes için değildir. Yazmanın sınırları ile okumanın sınırları da benzer değildir.İyi okur fakat yazamaz. Yazar, yazar da yazdığı yazın olmaz. Okur okur da her okuduğunu, algı dağarına eşit oranda alamaz. Kitap insan ilişkisi, yeme içme ilişkisi gibi sanılır.

Değerli İzleyici,

Her insanda olan yeme içme yetisi gibi belirti verir ilk başta. Yeti için her insanın yaratılışı ile sınırlanan bir durum olmalı.

Böyle olduğu için okulu olmayan meslekler ortaya çıktı. Yazarlık gibi, okulu olmayan sahaflık mesleği söz konusudur.

Sayın Emin Nedret İşli'nin söylediği;“böyle hiç kimsenin yazmadığı çizmediği bilemediği ve kayıtlarda olmayan ama kulaktan kulağa devredilen.. ama çok ince, böyle zarif noktalara değinen birtakım bilgileri...' bu kez Sayın Püzant Akbaş ile söyleşiyoruz ve yılların deneyimi ile Nedret Bey de burada...
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
T; Sayın Püzant Akbaş, sizin de Emin Bey gibi hevesli yıllarda, kitapla ilgili bir maceranız oldu mu?”
P.A.: Ben istanbul doğumluyum 1949. Bu mesleğe başlamam 1983’leri bulur. Tesadüfen değil ama ondan çok daha evvel, okul yıllarında filan.. Biraz daha geriye gidelim, 16.. 15-16 yaşlarındaydım, bana hediye edilen bir kitapla başlamıştır benim, böyle eski kitaba olan ilgim alakam sevgim.. zehirlenmem..
T.S.: “Sevginin, ilginin fazlası anlamı çıkıyor bundan biraz... Siz ‘zehirlenme,’ dediniz. Nasıl oldu bu?
P.A.: Yaa hakikaten bu zehir insanın damarına girdikten sonra bir daha çıkması çok zor. Hoş ben ve Nedret, tahmin ediyorum o da aynısını düşünüyor, biz çok iyi iki ortak olduk. Yani uzun yıllardır birbirimizi tanıyoruz, 74’lü yıllardan beri..
C Sayın Akbaş.. sizin kitapla tanışmanız.. ailede, arka planda bir kitap birikimi var mı?
P. A; Var! Muhakkak var. Benim babam, rahmetli, daha doğrusu üvey babam, bayağı sıkı bir yazardı. Ermeni edebiyatında olsun, gazetecilikte olsun, ondan gelen bir alışkanlık da olmuştur bende muhakkak.
T.S.: Üvey babanızının kitaplarıyla olan serüveni anlatır mısınız? Kaç yaşındaydınız ?
P.A.: Annem ikinci evliliğini yaptığı zaman ben altı, yedi yaşlarındaydım ve doğrudan doğruya kitaba ulaştım.. adamcağızın, rahmet üstünde olsun, işlerinden dolayı bayağı büyük bir kütüphanesi vardı...
T.S.: Kitabı altı yedi yaşında, ‘bayağı büyük bir kütüphanede’ tanımışsınız. Ne şans! Bu kitaplar size mi kaldı?
P.A.: Hayır! Bana kalmadı, onun da bir kızı ve bir oğlu vardı.. ama ben yıllar içinde topladığım kitaplarla, Nedret beyin de olduğu gibi evimde.. çok güzel bir koleksiyon yaptım, kütüphanem var. Yani devamlı müracaat edebileceğim bir kütüphanem var, onlardan çok çok yararlanırım.
T.S.: İlk zehirlenme altı yedi yaş dolayları... İkinci bir zehirlenme.. kaç yaşında, nerde başladı?
P.A.: On altı, on yedi yaşındaydım herhalde, bu zehirlenme ortaokul yıllarında.. bana yılbaşında hediye edilen bir kitapla başladı ve ondan sonra da devam etti...
T.S.: Kitabı hatırlıyor musunuz?
P.A.: Hatırlıyorum tabii, Ermenice İngilizce bir lügattı bu. Tahmin ediyorum 1856 baskısı bir kitaptı.. halen de durur evimde. Yani aynen duruyor.
E.N.: Ben benimkileri sattım, ilk topladığım kitapları sattım, kurtuldum.
P.A.: Tabii ki Nedret’in burda çok doğru sözü, biz mesela, tam amatörüz ama öbür tarafımız da profesyonel olarak bakar bu işe. Çünkü bu bizim ekmeğimiz, bu bizim ailemizi geçindirdiğimiz mesleğimiz, bu kadar yıldır bunu meslek edindik. Efendime söyleyim, eğer tabiri caizse yedik içtik kitap topladık ve kendimize göre rahat bir hayat da sürdük yani.
T.S.: Bazı sahaflar kitapları satamıyorlar. Siz de iki ortak o grubun içine mi giriyorsunuz?
P.A.: Aa! Şimdi efendim bu biraz şey, sahaf dediğiniz zaman, Nedret beyin söylediklerini kabul ediyorum. Ona ilave edeceğim bir şey de var, ilişki çok mühim sahaf için. Yani biz sahafı kitapçıdan ayırıyoruz.Tekin SonMez, 23 Haziran 2010, Beyoğlu, İstanbul
Fotoğraflar; Feryal Özkale Sönmez

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Sahaf konusu, kitap - insan konusudur. Otuz yıllık sahaf Sayın Emin Nedret İşli ile söyleşi; On sekizinci yazı

Kağıt üzerinde çizgi, yuvarlak ya köşeli simge, adına harf denilen işaretlerle yaşıyoruz. Bizlere şaşırtıcı gelmeyen bu durum, eskiden yazmaya uzak milyon insan için şaşırtıcı olmalı. Yazı, giz; yazma tılsımı buradan başlar.

Söz yazıya evrildi, oluşan teknik bilgi ve yazılım öğrenimi; dönemine göre seçkin bir kast sistemine dönüştü. Eski yakınlarda 'mürettip' denirdi bu meslek mensuplarına. Çırak, kalfa, usta gibi sınıflar ortaya çıktı. Yazma tekniğini bilen ve düşünsel imgelemlerini yazarak betimleyen insan tanımı ayrıştı. Daha sonra başladı her yazmayı bilen, her okumayı bilen arasındaki ayrım.

Yazmayı teknik olarak bilen ve kitap dizgisi yapanla kitabı okuyanlar arasında da ayrıklık başladı. Daha sonra, her kitap herkes için değildir, aşaması geldi. Okuma bilen her birey, okuduğu her şeyde başka anlam aradı ya da farklı anlamlar çıkarsadı okuduklarından. Okuyan, yazan, yayın, kitap konusunda uzmanlaşmalar ayrıştı. Okulu olmayan yazar gibi, okulu olmayan sahaf imgelemi ortaya çıktı.

Sahaflık sanatının ağızdan ağıza kulaktan kulağa geçen sözlü bilgilerini, kendi tanımıyla çıraklık döneminde biriktiren Sayın Emin Nedret İşli, yaklaşık 30 yıla yakındır sahaflık yapıyorum, diyor. Şimdi bu söyleşiyi izliyoruz.

Sevgi, içtenlik...
Tekin SonMez, Stockholm 4 Ağustos 2010SORU; Nedret Bey ilk gittiğiniz sahaf aklınızda mı?
YANIT; Sahaflar Çarşısı'nın dükkanları yetmediğinden dolayı bir de onun tam karşısında, Beyazıt camiinin karşısında Beyaz Çarşı diye, eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ların sahibi olduğu bir hanın alt katında, daha çok dini yayınlar satan bir çarşı oluşmuştu. Şimdi orası otel oldu. O Beyaz Çarşı’da daha çok bu sahafiye kitaplar satan ve akademik dünyaya daha çok hitap eden Enderun Kitabevi diye bir katabevi vardı. Ben orda 1978 yılında İsmail Özdoğan diye bir sahaf beyin yanında bir altı ay kadar sahaf çıraklığı yaptım. Ama orası çok enteresan güzel bir yerdi, yani hakikaten bilim adamlarının çok sık geldiği bir yerdi.

SORU; Kimleri tanıdınız?
YANIT; Orda Prof Fahir İz’i tanıdım, Agah Sırrı Levent’i, Fevziye Abdullah Tansel’i tanıdım, bunlar hepsi, Fuat Köprülü’nün yetiştirdiği insanlardır. Bizim bu kitap tarih edebiyat dünyamızın çok önemli simalarını orada gördüm ve onlarla tanıştım.

SORU; Önemli yıllar, bugünkü durumla benzerlik var mı?
YANIT; Evet evet, o yıllar benim için çok önemli. Şimdi şöyle, birincisi ben oraya tabii daha önce bir müşteri müdavim sıfatıyla gidiyordum, sonra liseden mezun olur olmaz çıraklığa talip oldum ve altı ay kadar çalıştım. O dönemde ve ondan önceki müdavimliğim, müşteriliğim zamanında da oraya gelen insanlar uzun bir müddet oturup sohbet edip kitap alan insanlardı. Şimdi Enderun Kitabevi’ne gelen insanlar orda sadece kitap almakla kalmıyorlardı, kendi aralarında bir sohbet ortamı oluşturup çeşitli şeyler üzerine, yani kitapların incelikleri nadirliği, neden nadir oldukları, kimin, hangisinin hangi cildinin daha az bulunduğu, hangisinin.. efendime söyleyim ne nedenle kaybolduğu gibi bir sürü, kitap dünyasıyla ve yayın işleriyle ilgili bir sürü bildiklerini karşılıklı birbirleriyle paylaşıyorlardı. Şimdi maalesef günümüzde, şu günümüze hemen bir saptama yapalım, günümüzde böyle bir ortam artık söz konusu değil. Yani ne müdavim çok fazla geliyor, ne de böyle bir sohbet ortamı oluşuyor kitapçılarda.

SORU; O sohbetler yok, değişen insan mı, koşullar mı?
YANIT; İnsanlar internetten alışveriş yapıyorlar falan filan.. işte o çevrede tabii uzun yıllar bulunduğum için bir sürü, hani eskilerin, Osmanlı tabiriyle hurda bilgi dedikleri, hurda malumat dedikleri bir tip malumat var, yani böyle hiç kimsenin yazmadığı çizmediği bilemediği ve kayıtlarda olmayan ama kulaktan kulağa devredilen.. ama çok ince, böyle zarif noktalara değinen birtakım bilgileri.. öğrendim ve ordan epey bilgim oldu.

T; İlk kitap nasıl ulaştı, raslantı mı, aile kitaplığı mı?
E.N;Hayır benim ailemde kitapla ilgili çok fazla insan yok. Ciddi bir kütüphane de yoktu evimizde. Yani normal eski İstanbullu bir aileydik ama öyle kitaba düşkün, kitap toplayan, kitap okuyan aileden kimse yoktu. İki kitap vardı çocukluğumda elime geçen, hatırladığım bir Rıza Tevfik’in Serabı Ömrüm adlı şiir kitabıdır, o da imzalı idi; ama sonradan öğredik ki bu Rıza Tevfik’in kitabının imzalı oluşu çok büyük bir özellik değilmiş, çünkü Rıza Tevfik’İn kitabı, Serabı Ömrüm basıldığı zaman 3000 nüshayı da Rıza Tevfik oturup imzalamış. Yani şöyle bir durum, hatta sahaflık açısından, Rıza Tevfik’in Serabı Ömrüm isimli kitabının imzasız nüshaları daha önemli. Çünkü gözden kaçmış ya imzalanmamış olanlar.. o nedenle böyle de bir incelik var bu işte. Biri o idi, evimizde vardı.

T; Kaç yaşındaydınız o zaman?
E.N; Beş altı belki yedi yaşlarında falan. Bir de babamın böyle sandık odası gibi bir odada tuttuğu..
T; Eski evlerde duvar içinde...
E.N;Duvarın içindeki raflı bir büyük dolabın içerisinde sakladığı işte alet kutularını bilmem nelerini koyduğu ve bize göstermediği ve işte aman bu çok açık saçık resimler falan var dediği bir kitap vardı. O da bir efsane gibiydi evde, onu da sonradan, babam benim küçük yaşta vefat etti, sonradan işte kitabı açtık baktık ki, 1940’larda yayınlanmış ‘Tenasül Hayatımız’ diye bir kitap.
T; Kama Sutra’nın bir benzeri,
E.N; Hayır o da değil, bu bir tıbbi şey yani evlilikte cinsel hayat işte nasıl çocuk doğar falan gibi..
T; Tamam anımsıyorum o kitabı.
E.N; Türkiye yayınevinin bastığı tenasül hayatımız diye bir şey. Hani aslında hiç cinsellikle falan ilgisi yok ama işte içinde birtakım insan organlarını falan gösteriyor diye bizimkiler de aman bu çok tehlikeli bir kitap.. pornografik bir kitapmış gibi.. biz de bilmiyoruz tabii, aman görsek bir diye yanıp yakılıyorduk.
T; Kardeşler de kitap sever mi Emin Bey?
E.N; İki kardeşiz, abim benden sekiz yaş büyüktür, tarih fakültesi mezunudur, o da lise yıllarında, öğrencilik yıllarında, Cağaloğlu'nda Babıali’de İnsel Kitabevi diye bir kitabevi vardı, bu meşhur Fahrettin Altay paşanın damadı çevirmen Avni İnsel’in kurmuş olduğu bir kitabevi. Avni İnsel de çok meşhur bir adam, meşhur Pitigrilli vardır ya, Pitigrilli'yi falan Türkiye'ye kazandıran adam. Çok enteresan, birtakım böyle biraz kısmen yarı açık kitapları, müstehcen kitapları, o tarihin tabii, müstehcenliğine göre çeviren adam. Onun dükkanında, bir yedi sekiz ay o da çıraklık, tezgahtarlık yaptı. Orda abim kitap toplamaya o başladı, daha sonra ben de ondan etkilenerek ve efendime söyleyim, ondan öğrenerek başladım kitap toplamaya...

Tekin SonMez, 23 Haziran 2010, Beyoğlu, İstanbul
Fotoğraf; Feryal Özkale Sönmez

BAKINIZ http://tekinsonmez.com/

3 Ağustos 2010 Salı

Elyazmaları öykü, bölüm VI; Kitaplarla ilişki, insanlarla ilişkiye benzer, İnsanlar değiştikçe, kitaplar da değişir; On yedinci yazı

"Birkaç gün insan sesi işitmeyen kitaplarda başlayan hüzün, ne eksik ne fazla, bu hüznün yarattığı acılı titreşimlerle yoğunlaşan bir durum bu. Annem ve babam, öğretilerini bana şöyle betimlediler. 'Oğlum; Kitaplarla ilişki, insanlarla ilişkiye benzer,' dediler.

"Kitap dolu odaların, insanlara küserek içlerine doğru kapandıklarını, o uğultulu depremsi geceden sonra biliyorum artık. Benim alın yazım da bu! Son nefesime dek, bu rafları aynı boy kitaplarla dolu odalarda yaşamak yazgımmış." (*)

Değerli izleyici,

Elyazmaları adlı öykü sürüyor. 'Kars Platosu Öyküleri’nin ilk fragmanları Kültür Senatosu konukluğu dönemime (Berlin 1991) rastlar,' diye iki önceki sunumda yazdım.

"Berlin seni beklerken sonbahar geldi. ne yana bakılsa görülebilir ebruli kızıllıklarla, turuncu, mor geçişli güzün uyumu yapraklara serpilmeden önce Berlin e gelmek isterdin. Kanallara sis inerken kar yumuşaklığını severdin sevmesine ya, ağaçların yeşil yaprakları, dikenli hırçın rüzgarlarla savrulmadan öncesini de severdin," betimiyle açılan "Söylence Berlin" adlı romanımı yazdığım günlerdi.

'Elyazmaları' adlı öyküde olduğu gibi insan kokusu alamayan kitapların göçmen kuşlar gibi farklı iklimlerde kitap koloniler kurarak insan oğlundan uzaklaştıkları söylencesini, o günlerde yaşadığım bir düşte öğrendim.

Dün, bir aşağıda söyledim; Kitap neden bu denli şaşırtıcı etki yapar? Söz yazıya dönüştükten sonra ortaya çıkan teknik bilgi, yazılım öğrenimi; dönemine göre seçkin bir kast sistemine dönüştü. Yazmayı bilenlerle bilemeyenler arasında beliren fark, bilmeyenler için ulaşılmaz bir muamma, bilmeyenlere karşı bir gizlilik örtüsü gibi yerleşti insan zihnine. Yazı bilen bilmeyen ayrımı sonra gelir.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, Stockholm 3 Ağustos 2010"Sipariş verilecek kitapların seçilmesi ve kitap pazarına gelen bezirganlara bu listelerin sunulması annemle babamın işlerinin arasındaydı. Bazı bezirganlar, editörlerini yanlarında getirirdi o günlerde. Annem, babam daha çok bu tür editörlerle görüşür ve konuşurlardı.

"Bir yıl, bazen birkaç yıl sonrası için verilen siparişlerin zamanında Kars’a gönderilmeleri için, editörlere gururlandırıcı dil dökmeyi de beceren annem ve babam, son yıl beni de Kars Kitap Pazarı’na götürdüler.

"Onlara göre artık benim de kitap seçme zamanım gelmişti.

"Böylece kendi kitaplığımı kuracaktım.

"Yeni yürümeye başladığım ilk gün, omuzuma geçirilen dışı saf ipek, içi keten, kenevir liflerinden yapılmış bezle sarılı kitap torbamı bu kez boynumdan geçirip, yandan kalçamın üstüne yerleştirdim.

“Bunun içine, artık bir kitap koyma zamanı geldi,” dediydi annem. Tökezlenmeden yürüyebiliyordum tek başıma o günlerde. Kars Pazarı’nda nasıl bir kitap seçeceğim merak konusu olmuştu.

"Bütün bu bölgenin içinden İpek Yolu’nun geçmesi nedeniyle hatta Asya ile Avrupa arasındaki en büyük kitap pazarının, Kars Platosu’nda kurulduğunu da o gün öğrendim.

"O gün bir şey daha öğrendim, annem ve babam ellerimden tutmuş caddede yürüyorlardı. Ahalinin bize olan saygısını da o gün gördüm.

"Dışarıya çıkmaya pek fazla zamanları olmayan bu iki insan, gururla yaşadıkları Kars kenti insanlarına ve dünyanın her yönünden gelen editörlere geleceğin editörü olarak beni de göstermek istiyorlardı." (SÜRECEK)

Elyazmaları, Tekin SonMez, Kars Platosu Öyküleri, NİS Media Ya, ilk bası 2004, İst.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Sahaflık mesleği ile yıllarını tüketenlere soruyoruz, kitaptaki sır nedir diye; Sayın Halil Bingöl ile söyleşi, 4. bölüm; On altıncı yazı

Kitap insan bağlantısı, bugün de söylenemeyecek gizlerle karşımıza çıkar ve keşif masasında konu olur.

Kitap neden bu denli şaşırtıcı etki yapar? Kağıt üzerinde çizgilerden, yuvarlak ya da köşeli simgelerden, adına harf denilen görüntülerin biçemleri mi bu etkiyi veriyor? Yoksa alt alta yazılmış tümceler mi? Her tümce, içinde taşıdığı anlam ile doğuma hazırlanan canlı gibidir. Gök yüzünde elle ulaşılamayan sayısız yıldızın yaydığı ışıkdaki gizem gibi merak uyandırır kitapdaki harfler, okuma bilmeyenler için.

Değerli izleyici,

Okumayı bilmeyen, okuduğunu anlamayan için kitap bir 'muamma' olur. Burdan başlar giz! Anlaşılmayan tümce, açılmayan kapı olur. Kırarak içeri girmek de vardır o kapıyı fakat kırıldığında kapı diye bir şey kalmaz ortada.

Oysa çok kolaydır! Kitap bir nedenle elinize geldiğinde, açılmayı bekler. Sırlar kitabın açık sayfadır. Pek çok kitap yıllarca açılmayı bekler, içe dönük insanlar gibi suskun bekleyen kitaplar vardır. Sabırla okurunu bekleyen kitaplardan talihli olanları eline alan ve onların dilinden anlayan kitap Sayın Halil Bingöl ile söyleşinin sonuna geldik.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, Stockholm 2 Ağustos 2010 Tekin; Halil Bey, peki nasıl bir sır söylenmeyecek şeyler mi?
Halil; Tekin Ağabey, fazla da açıklanacak şeyler değil, meslek sırlarıdır bunun okulu yoktur bunun için 15 yllık bir çıraklık devresi 10 yıllık bir kalfalık devresi olmak üzere 25 yıllık bir süreç içinde bu, olgunlaşmaya başlıyorsunuz. Tabii ki kitabı aşk derecesinde sevmek de var bu ayrı bir şey.
T; Evet bu apayrı bir şey.
H; Aşk! Kağıt kokusunu da ileri geçiyor bu..
T; Aşk... Nasıl?
H; Aşk! Kitap aşkı, ilerki devresi o biraz kötü oluyor, şöyle ki, sen kitaba tamamiyle bağlanıp satamıyorsun o kitabı.
T; Bir de satamıyorsun!
H; Evet o felaket bir durum! Burda bir arkadaşımız öyle, öyle bir durumda, satamıyor hiç bir tanesini, kıyamıyor, bunlar benim yavrularım diyor. Ben bunları satarsam ya hoyrat bir ele geçerse diyor. Ya bunu hırpalarsa diyor, yani onun çocuğu gibi muhafaza ediyor.
T; Siz daha o aşamada değil misiniz?
H; Ben o dönemde değilim! Olmak da istemem yani.
T; Peki kitabı nasıl algılayalım? Kitabı algılamada diyorsunuz ki tutku, aşk var ve bu aşkın kademeleri var...
H; Şimdi siz kitaba ne kadar yaklaşırsanız, ne kadar yapışırsanız onlar birer canlıdır. Her sayfasının bir özelliği var, bir canı var. Ordaki kitabın bakımı yapılmazsa ilerki senelerde üzerinde lekeler oluşur asit lekeleri.
T; Kitap sayfalarında gözle görülür mü, canlı mıdır bu?
H; Evet, canlıdır bu, yürüyor yani. Evet. Çok çok ilerki durumda kırılmaya başlar kağıt. Kırılır resmen kırılır böyle, elinize alırsınız kırt diye kırılır böyle gevrek hale gelir, kitap kendi kendine yanar, alevli değil, için için yanar, asidi onu yakar bitirir. Mahveder! Onun için o kitabı ayda bir, onbeşde bir açarsanız, havalandırırsanız, oksijenle temasa getirirseniz bu yangınını bir nebze olsun söndürürsünüz.
T; Bu kesin gerekiyor mu?
H; Kesin gerekiyor!
T;Yüzlerce kitabınız var, bunu nasıl yapacaksınız?
H;Onu artık, o el alışkanlığı, tek tek onlarla ilgilenmeniz lazım, bakımını yapacaksınız, tozunu alacaksınız, o zaman o kitapalar dile geliyor, ondan sonra onlar sizlen hercümerc oluyor ve sizlen konuşmaya başlıyorlar.
T; Halil Bey kitapların size ulaşması.. bir yerden telefon mu ediyorlar size.. şöyle 'bir kitaplık dolu kitap,' diye..
H; Şimdi çağırırlar, telefon ederler, veyahut da tanıdık eş dost vasıtasıyla, gider bakarız kitaplığa..
T; Nasıl oluyor o insan ölmüşmü oluyor, o kitaplar nasıl..
H; Evet! Kitapların bize gelme konusuna geçiyoruz. Şahsın ölmesiyle bir! Özellikle erkekler kitap tutkunu olur, bayanlar pek kitabı sevmezler, toz tuttuğu için, işte fazla ilgi çektiği için, eşi tarafından ihmal edildiğini zannettiği için kitaba bayağı düşmanımsı bakarlar, eş öldüğü zaman ilk evvel emirde satılacak şey kitaptır ilk.
T; İlk önce kitap mı çıkar evden?
H; Bu hiç değişmez! Hatta gideriz deriz bakarız ederiz işte muhteşem kütüphane, kadın.. çok oldu böyle.. Alın bunları götürün kardeşim, görmeyim,' diye. Ee ne ödeyeceğiz? Para mara yok.. para istemiyor, düşünebiliyor musunuz? Böyle çok oldu! Bu şekilde geliyor. İkincisi, bizi de çağırmıyorlar, kapıdan geçen hurdacıya, kağıtçıya veriyorlar, onlar tekrar getirip bize satıyorlar. Üçüncüsü çöpe atıyorlar, bildiğiniz çöpe atıyorlar, kapıcıya veriyorlar, at diyorlar bunu, kapıcı çöpe atıyor veya tanıdığı gelen hurdacı varsa ona satıyor gene ordan bize geliyor. Veyahutta perakende diyelim ki paraya ihtiyacı oluyor, kütüphanesinin bir bölümünü koyuyor torbalara geitiriyor burda satıyor bize.. bu şekide geliyor kitaplar veyahutta biz ihalelere giriyoruz, ihalelere gidiyoruz alıyoruz, evet.
T; Halil bey, kitapla böyle başladık sonuna geldik, kitabın geleceği var mı, sahafın geleceği var mı?
H; Dünya durdukça, yazı kağıt kalem ortadan kalkmadıkça allahın emri bitmez ve bu kitap işi de bitmez, devam eder, dünya durdukça devam edecektir.

Aralık 2009, İstanbul, Beyoğlu, Galatasaray.

27 Temmuz 2010 Salı

Sahaflıkta her kitap herkes için değildir ve ‘Sahaflık okulu yok,’ diyen Sayın Halil Bingöl ile söyleşi, 3. bölüm; On beşinci yazı

Ben diyorum ki, Sahaf, kitabı alan kişiye bakar o kişi kitap insanı mı,’ diye. 'Kitaba dost olan dünyaya dost olur,' ve Sahaflık için ‘misyon’ diyenler var. Soruyorum;‘Ne adına misyon? Kitap adına mı bilgi adına mı?’

Deniliyor ki; ‘Kitapların doğru insanlara ulaştırılması. Kitabı düzgün insanlara vermek, her kitap herkese verilmez.' iyi, güzel de ne oluyor bu blog ile? Sır alınıp burada sır veriliyor bu satırların yazarına göre. Simurg sahibi İbrahim (Yılmaz) Bey'in kulakları çınlasın! ‘Kayserilinin dediği gibi "pastırma herkese satılmaz!"

'Bu sahafık da öyle birşey, yani değerli kitapları doğru düzgün adreslere ulaştırma.. her kitabın bir değeri her kitabın gerçekten bir alıcısı var,’diyen de o. Her kuşun eti nasıl ki yenmezse, işte öyle! Her konu herkese göre değildir! Her anlatının farklı meraklısı olur. Blog konuları da böyledir. Ne oldu? Sahaf/Kitap blog da böyle oldu!

Değerli izleyici,

Kurgu öykü kitabı olduğu halde, büyü müdür nedir, Kars Platosu Öyküleri tuhaf bir şekilde canlanarak karşıma çıkıyor. Biliyorum, 'pastırma herkese satılmaz!' İlgisiz görünse de açıklama için 20 yıl öne gitmeliyim. Tengrici Şaman Oğuz boylarına bağlı ve fakat evrilme sonucu Hıristiyan Gagavuz ve Musevi Karaim olan sosyal gruplar üzerine düşünmeye başlamam 90’lı yılların başına varır.

Bu konuda sosyal bilimciler ve dilbilimcilerle karşılaşmam, konu üzerine düşünmeye başlamam, yazmam (Varlık Derg) 1990-93 yıllarıdır. Şaman Oğuz, Hıristiyan Gagavuz, Musevi Karaim sosyal gruplar neden? Kars Platosu Öyküleri’nin ilk fragmanları Kültür Senatosu’nun konuğu olduğum Berlin (1991) yaşama dönemime rastlar.

Çok dilli olma özelliği, farklı eğilimlerin, inancaların ortak doğrularla, bir arada yaşama ilkesi, Kars Platosu’nu bir coğrafya olarak tarih katları ile karşımıza çıkarıyor.

Sahaf ve kitap blog, sahaflarla söyleşilere açıldı. Bu açılım şaşırtıcı oldu! Kars Platosu Öyküleri’nde izlediğimiz konular bir bir sahne alıyor! Örnek mi dediniz? Bu blogdaki söyleşileri izliyor musunuz? İzliyorsanız, bu blogda bazı bölümleri sunulan ‘Elyazmaları’ nı anımsayın ve sahaf söyleşilerine zaman ayırın. Şimdi Sayın Halil Bingöl ile olan doğaçtan söyleşiyi bıraktığımız yerden sürdürüyoruz.

Sevgi, içtenlik...
Tekin SonMez, Stockholm 27 Temmuz 2010
T; Sahaf, çok dilli bir insandır, öyle mi?
H; Evet, dünyada basılı ve yazılı bütün lisanların ne olduğunu bileceksiniz, konuşma lisanı değil, yani, okuyup görme, çözme. Osmanlıca’yı kesinlikle bileceksiniz, Arap harfleriyle Türkçeyi. Eee, Latin harfleriyle Türkçe şimdi konuşulur, bir de Grek harfleriyle Türkçe var.
T;Var mı?
H; Karamanlıca dediğimiz...
T; Karamanlıca! Grek abecesi ile Türkçe mi?
H; Tabii! Karamanlı’da oturan, Rum, Türk-Rum diyelim, Hıristiyan Türkler’in konuştukları, evet, okudukları yazdıkları lisan, Türkçe okuyorlar, Türkçe yazıyorlar, ama Arap harfleriylen değil, Latin harfleriylen de değil...
T; Bir de Ermeni alfabesi ile olanlar var.
H; Var! O da Anadolu Ermenileri, Anadolu Türk’ü.
T; Onlar da Gregoryen ruhanilğine girmiş Türkler...
H; Evet, onu kabul etmiş, ama Ermenice’yi bilmiyor, ama Ermeni harflerini biliyor, o kadar. Ermeni alfabesini Türkçeye çevirmiş.
T; Böyle şeyler bu tür kitaplar geliyor mu?
H; Türkçeden başka dil de bilmiyor...
T; Türkçeden başka dil de bilmiyor, ama o alfabeyi biliyor.
H; Evet! Sahaf iseniz bunları bileceksiniz!
T; Tamam! Bunları da bileceksiniz! Böyle kaç dil var Anadolu’da örneğin; Süryani abecesi ile Tükçe, Ermeni abecesi ile Türkçe, Ermeni abecesi ile Oğuzca, Latin abecesi ile yine Oğuzca, İbrani abecesi ile Türkçe…
H; Süryani alfabesiyle Tükçe var...
T; Var mı?
H; Var! İbrani alfabesiyle Türkçe var. Tarih Toplum’un ilk sayılarında, seri halinde makaleler olarak yayınlandı.
T; Tarih ve Toplum, sizde var mı o sayılar?
H; Şu anda bendekiler, yukarıda birkaç sayısı olabilir ama şu anda bulamam yani. Ama Tarih Toplum’un ilk sayılarından itibaren bu seri olarak yayınlandı artı bir de çok enteresandır, Ermeni harfleriyle Kürtçe yazanlar var Anadolu’da. 1865 yılında Kayaoğlu matbaasında basılmış bir tane İncil elimize geçti. Ve sattık, ama birinci sayfasının kopisini aldık, sattığımız kişiden müsaade alarak.
T; Yani Türkçe ya da Oğuz Türkçesiyle fakat Ermeni alfabesiyle inciller de var mı?
H; Var onlar çok bulunur onlar birşey değil. Özellikle İstanbul’da basılmıştır, genellikle.
T; Onu nasıl anlayacağız, Oğuz Türkçesi olduğunu?
H; Ermeni harflerini bilmeniz lazım.
T; Evet! Ermeni harflerini bilmemiz lazım!
H; Alfabenin abecesini bileceksiniz, Grek alfabesinin abecesini bileceksiniz, Bunlar basittir ama İbrani alfabesi zor. O biraz zor, ona ben epey uğraştım, hala tam biliyorum diyemiyorum.
T; O zaman İbrani alfabesiyle Türkçe...
H; Türkçe var, şeydeki.. Kırım’daki,
T; Tevrat da var mı?
H; Tabii var, şeyde, Kırım’daki...
T; Hazara kökenliler mi onlar?
H; Evet! Şey, Karatay’lar. Tabii tabii varlar şu anda... Karataylar şu anda okuyup yazıyorlar, Türklüğünden vazgeçmiyor, efendim bakın burda çok önemli bir şey var.
T; Türklüğünden vaz geçmiyor fakar İbranice...
H; Ben Türküm diyor, benim okuduğum lisan Türkçe diyor, ben Türkçeyi bilirim Türkçe ama Karadeniz ağzınlan konuşuyor, Tatar ağzınlan konuşuyor, Anadolu ağzınlan konuşuyor, İstanbul ağzınlan konuşuyor, onlar önemli değil, ısrarlan ben diyor Türküm, Türkçeden başka bir dil bilmiyorum, haa ne biliyorum, ben hangi harfleri biliyorum, haa ben Ermeni alfabesini biliyorum, Ermeni harfleriyle okuyup yazıyor Türkçeyi. Niye, ben Ortodoks’um diyor, Grek alfabesini biliyor, Grek alfabesiyle okuyup yazıyor, ben diyor müslümanım diyor, Arap harfleriyle okuyup yazıyor, ben diyor işte harf devriminden sonra Latin harfleriyle okuyup yazacağım diyor, Latin harfleriyle Türkçe yazıyor.' (SÜRECEK)

Aralık 2009, İstanbul, Beyoğlu, Galatasaray.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Orhan Veli, Kemal Tahir, Orhan Kemal kitapları nasıl imzalar ve Sayın Halil Bingöl ile söyleşi, 2. bölüm; On dördüncü yazı

Karşımızda, 1947 Eyüp doğumlu Halil Bingöl. Galatasaray Aslıhan pasajı ikinci katta, dükkanın önünde Bülent Ecevit afişi durur. Hemen kapı yanlarında tanıdığınız başka fotoğraflar. İçeri girince yine tanıdık yüzler görünür. Onlarla yaşar, soluk alıp verir Halil Bey.

Çokluk kapının önünde oturur Halil Bey. Pasaj aralığına girince, kapının önüne attığı iskemle ve masa gözünüze çarpar. Masa üstü kutular içinde fotoğraflar bulunur. Halil Bey ceket yerine, içi miflonlu bir yelek giyer çoklukla. Kitaplar arasında yaşamını sürdürmekle mutlu olan seçkin insanlardandır. Kitap onun geçim yolu, geçim kaynağı değildir, izlenimi verir.

Fakat alıcısı gelen kitabı esirgemez, üçe beşe bakmaz verir. Kitabı alan kişiye bakar, o kişi kitap insanı mı, diye.

Kitap insanı, da olur mu, diye sormayın! Kitap insanı okur, ona göre. Üç aşağı beş yukarı para bundan sonra gelir. Aşağıdaki bölümde dönen kitaplardan söz ettik. Soru, yanıt tarzında değil de sözü bir yerinden çekip gittik.

Aşağıdaki doğaçtan söyleşi, karşılıklı doğaçtan diyalog kulvarında akıp giden sözcükleridir. Çoğu kısa, kimileyin tek sözcükle imlenen diyaloglar... Bu biraz da Halil Bey'dir...
Sevgi, İçtenlik...

Tekin SonMez, Stockholm 26 Temmuz 2010 T;Öyle dönen 'geriye dönen kitaplar' olur mu Halil Bey?
H;Var tabii.
T;Adını hatırlıyor musunuz bazı kitapların?
H;Bir tanesi; Ahmet Bedevi Kuran’ın 'İnkilap Tarihimiz ve Jön Türkler,' diye bir kitabı vardı.
T;Bu kitap geriye mi döndü?
H;O kitap, onu iyi hatırlıyorum.
T;Yıllar sonra...
H;Yıllar sonra döndü. Ondan sonra bir kere de bir kitap döndü o da çok enteresan. İçine yazmış, alan kişi “1942 yılında ben bu kitabı sahaflar çarşısından aldım,” demiş. Gene bize geldi o, yıllar sonra, biz de oraya bir not koyduk. “Bu kitap 1942 yılında bu çarşıdan çıkmıştır, şimdi buraya bir not düşüyoruz, tekrar bu çarşıya gelmiştir, bundan sonra tekrar ne zaman geleceği meçhuldür,” diye bir yazı yazdık.
T;Yazdınız!
H;Ve satıldı, gitti. Ne zaman nerde çıkacak belli değil.
T;Buralarda mı satıldı?
H;Hayır Beyazıy’ta, burda olmadı.
T;Yaşayan yazarların kitapları mı daha çok aranıyor sizde?
H;Bizim sattığımız kitapların yazarları genelde yaşamayanlar. Bizde en çok, bende çok iz bırakan, Kemal Tahir ile Orhan Veli’dir. Orhan Veli’nin imzalı kitapları birer ağlama ve hüsran ve çok değişik hisler verir. O imzalar kitabı, çok nadir çıkar imzası, muhakkak altına bir dörtlük indirir. Muhakkak ama, genelde hep öyledir. Veyahutta öyle sözler koyar ki oraya, öyle sözler yazar ki insanı hüzünlendirir. Kemal Tahir sadece kuru bir saygılarımla diye geçer, genelde yıl tarihini atar; tarih, gün tarihini vermez.
T; Kemal Tahir, gün tarihini vermez mi?
H;Hayır! Ama Orhan Veli ve Orhan Kemal çok açık seçik net yazarlar. Ondan sonra çok değişik şeyler oluyor tabii. Kimisi, mesela bir Halit Ziya Uşaklıgil’in zannediyorum kitabını sattık, Profesör Doktor Haluk Oral’a, o imzalı kitap toplar. Bir tanesini de Osman diye imzalamış, birisine ithaflı göndermiş, kitabı her ne suretle bir sahafta bulmuş tekrardan, çok kısa bir süre sonra.
T;Kendi imzaladığı kitabı sahafta buluyor Haluk Oral!
H;Evet! Altına tekrar not düşmüş; "Ben bu kitabı imzaladım ama bu kitabı taşıyacak nitelikte bir insan değilmiş," mealinde, ikinci bir önsöz ve imza yazmış, tekrardan satılmış kitap. Bu şeydedir.. bu kitap, ben biraz detayını kaldırayım dedim, Tarih ve Toplum Dergisi zannedersem bu konuda bir yazı da yayınladı. Prof Dr Haluk Oral, Boğaziçi Üniversitesinde Matematik profesörüdür. O kitap onda, o kitabı ona biz sattık, çok enteresan da bir öyküsü var o kitabın, o öyküyü de zannedersem yayınladı. Bir de bu kitapların bir öyküsü daha var yani, gezme öyküsü var.
T;Bunu da anlatalım biraz Halil Bey.
H;Evet, şöyle ki, bir tarihte gene turistlerden Katmandu’yla ilgili, Katmandu’yu anlatan İngilizce bir kitap aldık, ikici el. Kitabın içini açtık, kitap Katmandu’da bir kitap satıcısının oteldeki kitap satıcısının damgasını taşıyor, Katmandu’dan kalkmış bize gelmiş.
T;İngilizce bir kitap, Katmandu’dan!
H;Evet! İngilizce, Katmandu’yu anlatıyor, altında bir kaşe! Bizim de ufak kaşemiz var, hani kitaplıklarda bastığımız kaşe, bazı kitaplara basılır, ufacık, ufacık bir şey vardır. Kaşeyi koyduk vitrine koyduk kitabı, o gün satıldı, Katmandu’dan İstanbul’a geldi, İstanbul’dan artık nereye gitti bilmiyorum.
T;Kitapaların bir de böyle özel yaşam öyküleri var demek.
H;Evet, bir de Fransızca bir kitap, zannedersem kozmetikle ilgil bir kitaptı, Fransızca bir kitap, kitap Tunus’ta basılmış Tunuslu bir kitapçının elinden geçmiş, 1933 baskısı, Tunus’tan İskenderiye’ye gitmiş, İskenderiye’de kitapçının damgası var, oradan Rusya’ya geçmiş, Rusya’daki bir kitapçının damgasını yemiş, ordan bize geldi. Biz de hemen ona güzel, ufak bir damga vurduk sattık. Fransızca bir kitap. Onun için o kitabı hiç unutamıyorum.
T; Bize üç tane sahaf adı verir misiniz, bugün yaşayan, sonra da sahaflığı bize anlatın, sahaflık nedir?
H; Şu anda Turkuaz Kitabevi var, burda Emir Nevruz Sokak’ta, İstiklal Caddesinde. Nedret bey ve o rtağıgerçek sahaflardandır herşey var onlarda.
T; Sahaflık nedir Halil Bey?
H; Sahaflık, şöyle diyelim, sahaflık kitabın eski kitabın alimi demek, bu ne demek, açalım, eski bir kitabı eline aldığı zaman bu kitabın kaç yılında basıldığını görecektir. Genelde bizim yabancı kitaplar 1600’lü yıllar, 1500’lü yıllar hepsi romen rakamıyla, ilkokul dördüncü sınıfta bunu öğretirler.
T;Hangi yıllar dediniz?
H;1600’lü yıllar. 1500’lü yıllar...
T;Latince yani, Latin harfleri..
H;Latince, Grekçe, Almaca, Fransızca, genelde bu kitapların hepsinin doğum tarihleri romen rakamıyladır. En basitinden romen rakamlarını bileceksiniz. Mesela mcdd bilmem ne falan filan, bunu okuyacaksınız ki bu kitabın doğum tarihini bileceksiniz çok önemli. Bunu takiben, o kitabın Latince mi, Rumca mı, Ermenice mi, Gürcüce mi, Rusça mı, Bulgarca mı olduğunu tayin edeceksiniz, artı bu kitabın neden bahsettiğini tayin edeceksiniz. İçindekilerin ne olduğunu bilmeniz lazım. Onu müşteriye satarken, içinde böyle böyle şeyler olduğunu, bu bilgileri kapsadığını, bunun sizin araştırma konunuza dahil olduğunu, bu kitaptan faydalanmanız gerektiğini, veyahutta en azından bu kitabı görüp kaynaklarınıza eklemenizi diye bizim onu yönlendirmemiz lazım. (SÜRECEK)

Aralık 2009, İstanbul, Beyoğlu, Galatasaray.