21 Ağustos 2011 Pazar

Miltiyadis Nomidis, sahaflık tarihi derken, Constantin I.'e, Roma İmparatorluğu ve İstanbul'a sıra geldi. Uğur Bey söyleşisi 4. bölüm; 45. yayın

Sözlü bellek diyorlar, ağız tadı anlatıcıları.
Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa, kişiden kişiye sözle giden ve bellekte kalan anlatıyı yapanlara eskiden kıssahan denirdi.

İyi de elindeki o kitap nasıl ortaya çıktı? Harf olma şansına erişen seslerle ortaya çıktı. Bu tümce şunu verir! Her ses harf olma şansına erişti mi? Elbette abece simgeleri değildir ilk keşif. İnsanlık keşif peşinde koşarken, neler oldu neler. Bir sesten öteki sese geçen notalar gibi bu evrilme, yıllar yılı akıp duruyor insanlığın belleğinde, kolay mı! Yazıdan önce abece, yazı sesten sonra gelir. Dahası var; yazı, insan sesi ile başlayan tarih felsefesidir.

Bir ses, tını, sonra bir daha, zincirin halkaları gibi tutunarak geldiler. Ses hızını aşan sözcükler, yazılıdır. Bir kitap elimize gelir de, nasıl, işte böyle çıkar gelir. Düşünceyi açıklayan ve onu aşan ses toplamıdır. Çok uzun bir yoldan geldiğini böyle anlarız onun. Ses olarak kalanlar yok olur çünkü. Dahi deliler ve veliler, ses yok olmasın diye yaşamayı bile unuttular. Seslerin toplamı olan kitaplar geride kaldı. Bu kitapların toplandığı yerlerden biri de Librairie de Pera. Pera Kitabevi. Kitabevinin tarihi 1900'lü yılların başına uzanıyor. Kurucusu Adolf Plathner. Alman asıllı bir levanten olduğu sanılıyor.

Değerli İzleyici,

Söyleşiler de arka arkaya geliyor. Söyleşi coşkusu başka. Ben söyleşi ateşi diyorum. Ayrıca Türkçe konuşma dilinde romantizm de var. Türkçenin doğal ritmindeki romantizm coşturucudur. Bizim insanımız yaşayarak capcanlı konuşur. Bu canlı, dinamik söyleşiler burada sürüyor. Uğur Bey'i biraz daha tanıdık. Geçende yayımlanan söyleşide iki, üç, dört ayrı koldan Beyoğlu sahaflar tarihine doğru yürüdük. Kitap, sahaf derken ne demek istiyoruz, bu söyleşilerin doğal akışı oraya doğru yol alıyor. Efsaneler zincirinin yaşandığı bir yer olan Beyoğlu'lundan sahaflar da geçti, diyebilmek için. Beyoğlu insan ve kültür tarihi hazinesi üzerindeki en güçlü halkaya sarılan vu bunu günümüze taşyan Uğur Bey yine karşımızda. Söyleşinin sıcak, canlı ritmini bozmadan birlikte izleyelim.
Sevgi içtenlik...

Tekin SonMez, 21 Ağustos 2011, Pera, BeyoğluConstantinus I., burayı boşuna mı başkent yapıyor...
Tabii Constantinus I burayı Neo Roma yapıyor.

Neden, burayı başkent yapıyor, Uğur Bey, buraya girdik!
O tabii bizim sahaflık konumuzun çok dışına çıkıyor ama..

Sahaflık ayrı bir tarih değil, konu sahafa bağlı, kitaba bağlı tüm bunlar.. bunları anlamadan kitabı nasıl anlayacağız. 400 yıl bildiğimiz kadarıyla Anadolu Latince yazıyor. Hıristiyanlığın doğuş yeri de Kapadokya. Büyük Basileios boşuna mı orada? Pagan Constantinus I. niçin burayı başkent yaptı; yazı, kitap, sahaf açısından önemli değil mi Uğur Bey?

Tabii yani Hıristiyanlığın varolduğu ve Roma sistemiyle temas kurduğu yer burası, Anadolu yani. Paganizmin büyük bir olasılıkla bunda çok büyük etkisi var diye düşünüyorum şundan dolayı: Batı Roma’nın baş şehri olan Roma’da o zaman bir geçiş dönemi var. Roma’nın hıristiyanlığa doğru geçişi, ya da hıristiyanlığın Roma’ya geçişi diye bir şey söz konusu ve Roma’da kurulmuş statüler var diye düşünüyorum. Orda belki çok güçlü pagan aileler, pagan oluşumlar var. Ve onlarla mücadele etmek yerine Constantin I. Hıristiyanlık üzerine inşa edilmiş bir idari yapıyı Roma’dan daha uzak bir yerde kurmayı tercih etmiş olabilir diye düşünüyorum ve bunu çok doğru görüyorum. Ayrıca, Constantinopolis, yani burası birçok açıdan coğrafi olarak Roma’dan çok daha olanaklı. İşte bir doğal limanı var Haliç gibi, zaten bu en son Yenikapı deniz kazılarından sonra şehrin tarihi milattan önce 8000’lere gitti, düşünebiliyor musunuz, Romalılardan önce.. korkunç bir şey. yani dünyada böyle bir şehir yok...

Evet işte üç imparatorluk geçirmiş böyle eşsiz bir başkentte kitaplar ve sahaflar oldu. Bir yazar olarak diyorum ki kitap arkeolojisi de olabilir mi?

Kitabın arkeolojisi olabilir tabii, sosyolojisi de olur, kitabın her şeyi olabilir. Bir olgu yani kitap her şeyden önce, onun kültür tarihi içinde bir yeri, tarihi var onun teknolojisi var onun sosyolojisi var insanın kitapla kurduğu ilişkilerin kategorileri var, biblioman diyoruz mesela, manyak diyoruz psikolojisi de var demek ki dolayısıyle, kitabın arkeolojisi niye olnasın.

‘Biblioman diyoruz mesela, manyak...’ Kitap hayranları için ya da kitap düşkünleri için ilginç şeyler söylendi mecnun, tanımı kullanıldı, kimileri de aynen böyle manyak diyor.

İşte manyak, işte şey yani frenkçesi.. arapçası mecnun..
Arapçası, Türkçesi.. Türkçesi işte düşkünü.. tabii orda bir durum var, manik bir durum var, mecnun olmak manik durumla ilgili...

Erkekle kadın arasında manik fark var mı Uğur Bey?
Var! Erkekte daha çok manik. Biz şöyle trajik öykülerle de karşılaşmışızdır, ‘allah gecinden versin derler,’ adam ölür, birkaç gün içerisinde kitaplığı sahaflar çarşısına gazlanır giderdi. Ben bunlara çok şahit oldum.

Adam ölünce bu kesin olur, ya da olurdu değil mi?
Şurdan başlayım, benim şimdi siyasalda okurken, hocam rahmetli Tarık Zafer Tunaya’ydı, çok önemli bir anayasa hukukçusudur biliyorsunuz. Derdi, işte.. çocuklar, kitabın üç tane büyük düşmanı vardır, bir tanesi su, bir tanesi ateş, öbürü de ondan sonra kadın derdi. Yani söz meclisten dışarı şimdi şurdan başlayım, orda kadınları da anlamaya çalışmak gerekli aslında. Yani haklılık anlamında söylemiyorum ama aslında orda..(kitabın çok dışına çıktık başka bir yere gittik.) insan işte yanlış insanların beraberlikleri.. fazla seçenek yok, o konuda hiçbir çaba harcamaksızın pat diye ya beşik kertmesi ya görücü usülü, ya geleneksel usullerle beraberlikle başka insanlar başka dünya kuruyorlar. Adam da kendine kitapla bir dünya kuruyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder